reading time, book about hayek #bookstr




ABD'nin sol liberal-küreselci çizgide yayın yapan "Foreign Policy" isimli dış politika dergisinde yayınlanan 5 Şubat 2026 tarihli makalesinin bir bölümü👇
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’ın güce dayalı uluslararası düzensizliğinden en çok faydalanan isimlerden biri olduğu üzücü bir netlikle görülebiliyor. Erdoğan, anarşik ve illiberal bir dünyada Türkiye'nin sırtını yasladığı ulusal gücü kişiselleştirirken; aynı zamanda hem ABD'yi kınadı hem de Trump ile yakın ilişkiler kurdu.
Bu sırada Türk muhalefeti ise, artık terk edilmiş olan liberal düzene duyulan idealist bir inançla hareket ediyor ve Erdoğan’ın milliyetçi dış politikasını bırakmayı vaat ediyor. Eğer muhalefet bu durumu yeniden değerlendirip milliyetçilik dozunu artırmazsa, Türk seçmeni tekrar Erdoğan’a dönecektir.
Erdoğan kendisini, Türkiye'nin bölgesel ve küresel güç olma arzularının vücut bulmuş hali olarak sunuyor. Uzun zamandır büyük güçlerin domine etmediği çok kutuplu bir küresel düzeni savunuyor ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine atıfla "Dünya beşten büyüktür" diyor.
Bu vizyon doğrultusunda Ankara, Venezuela Başkanı Nicolás Maduro ile güçlü ilişkiler geliştirdi. Maduro Ocak ayında ABD güçleri tarafından yakalandığında, Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum, "Emperyalist saldırganlığa karşı güç temelli mücadeleden başka seçenek yoktur" dedi.
Aynı zamanda Erdoğan, çıkarlarına hizmet ettiğinde Birleşik Devletler ile iş birliği yapmaya hevesli, uyumlu bir Trump müttefiki gibi de hareket etti. Danışmanı emperyalist saldırganlığı kınarken, Erdoğan’ın kendisi Maduro baskınına dair herhangi bir eleştiri getirmekten kaçındı.
27 Ocak'ta Trump ile yaptığı görüşmenin ardından Erdoğan, "Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasındaki iş birliğini geliştirmeye devam edeceğiz" diyerek ilişkilerin her alanda ilerlemesinin ortak çıkar olduğunu ekledi. Birçok NATO müttefiki reddederken, Türkiye Trump’ın "Barış Heyeti"ne (Board of Peace) katılma davetini kabul etti.
Erdoğan’ın Trump ile kurduğu bu ilişki, Türkiye’ye ulusal çıkarlarını ABD ile eşgüdümlü şekilde ilerletme fırsatları sunuyor.
Bu fırsatçı yaklaşım, Erdoğan’ın Türkiye’yi Ortadoğu ve Balkanlar’dan Afrika ve Orta Asya’ya kadar askeri ve ekonomik güç projeksiyonu yapabilen önemli bir jeopolitik aktör haline getirmesine yardımcı oluyor. Eleştirenler tarafından "emperyal bir sanrı" olarak küçümsense de, Türk nüfuzunun genişlemesi bir ulusal gurur kaynağı ve bugünün belirsiz dünyasında Erdoğan için tartışmasız bir kozdur.
Dahası, değişen uluslararası koşullar, küresel güç projeksiyonu ile Erdoğan’ın iç politikadaki güç konsolidasyonunu giderek daha fazla iç içe geçirmiş durumda. Filozof Thomas Hobbes, anarşik bir dünyada egemenin kısıtlanmamış bir güce sahip olması gerektiğini savunurdu. Erdoğan’ın son on yıldır ittifak kurduğu Türk ulusalcıları, tarihsel olarak insan varoluşunu "herkesin herkesle savaşı" olarak gören bu Hobbesyen bakış açısını benimsemişlerdir.
Milliyetçilik bugün Türkiye’de, özellikle gençler arasında yükselişte. Ancak milliyetçi Türklerin otoriter yönetime müsamaha göstermeye devam edip etmeyeceği net değil. Yakın tarihli bir ankete göre, Türk gençliğinin milliyetçiliği diğer birçok ülkenin aksine güçlü antidemokratik veya aşırı sağ tonlar taşımıyor. Bu durum, otoriter yönetimin en azından genç nesil milliyetçileri otoriterliğe karşı aşıladığını gösteriyor.
Ne olursa olsun, Türkiye’nin ağırlıklı olarak milliyetçi-muhafazakar seçmen kitlesi; artık ulusal güç çıkarlarına hizmet eden, otoriter olması şart olmasa da "güçlü" bir liderlik arayışında olacaktır. Bu durum, Türkiye’nin anti-milliyetçi liberal muhalefetini (CHP) ve başkan adayını (İmamoğlu) dezavantajlı duruma düşürüyor.
Mart 2025’ten bu yana yolsuzluk suçlamalarıyla hapiste olan CHP’nin başkan adayı Ekrem İmamoğlu, Avrupalı temsilcilerle yakınlık kurmaya çalışmış, 2022’de İngiliz büyükelçisiyle yediği bir yemek büyük eleştirilere yol açmıştı. İmamoğlu şimdi kendisini, Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarına karşı duyarsız olduğu ve Batı ittifakına taviz vermeye hazır olduğu iddialarına karşı daha da savunmasız hale getirdi.
Batı desteğini mobilize etmek adına İmamoğlu, Türkiye’yi "güvenilir bir NATO müttefiki" yapma sözü verdi. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin geciktirilmesi nedeniyle hükümeti eleştirdi, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü konusunda Türk ve Yunan taraflarına eşit sorumluluk yükledi ve Doğu Akdeniz’de Batılı müttefiklerin (esas olarak Yunanistan’ın) taleplerinin karşılanması çağrısında bulundu.
Ancak Türkiye’nin İskandinav ülkelerinin katılımını geciktirmek için meşru nedenleri vardı; İsveç uzun süre PKK’ya sığınak sağlamıştı. İmamoğlu’nun söylemi ayrıca, Kıbrıs için hazırlanan BM birleşme planının (Annan Planı) 2004’te Türkler tarafından kabul edilip Rumlar tarafından reddedildiği gerçeğini de önemsizleştiriyor. İmamoğlu bu tavizlerin detaylarını açıklamasa da, Türk seçmeni şimdiden "uyarılmış" durumda.
İmamoğlu, "daha demokratik bir Türkiye’nin parçalanmış bir dünyada daha etkili ve güvenilir bir güç olacağı" üzerine kumar oynuyor. Bu söylem teoride doğru olsa da, bugün karşılık bulmuyor. Türk seçmeni ve Batılı politikacılar için bu argüman, demokratik değerlerin yayılmasının küresel uyum getireceğinin beklendiği eski küreselleşme çağına ait "modası geçmiş" bir idealizm gibi tınlıyor.



Epstein bu mailinde yahudilerin long short kaldıraçlı işlemlerle nasıl kolay para kazandığını ve goyimin gerçek dünyayla uğraşması gerektiğini söylüyor.





